"Dokun Bana O Kadar Kolay Ki" romanının giriş bölümü aşağıdadır.
Not: Okuma kolaylığı sağlamak için, Ctrl tuşunu basılı tutarken farenin ortasındaki ileri geri halkasını kullanarak yazı harflerini istediğiniz büyüklüğe ayarlayarak okumanızı kolaylaştırabilirsiniz.
DOKUN BANA O KADAR KOLAY Kİ
“Moulin Rouge’dan Mona Lisa’ya”
Süreyya, acıların ötesindeki felaket gecesinden sonra, her gece
aynı yere, elinde ya kırmızı karanfiller ya da kırmızı güllerle geliyor, onları
“o yere” bırakıyor, uzun süre gözleri aynı noktaya kilitlenmiş gibi kalıyor ve
daha sonra tarifi olanaksız büyük acısıyla birlikte dönüp gidiyordu.
Onu her gece pencereden izleyen; üzgün,
kendini çaresiz hisseden, âşık, ikilem içinde çırpınan genç bir kadın vardı:
Deniz! Yirmi üç yaşlarında, bir yetmiş beş boylarında; siyah saçlı, yeşil
gözlü, sevimli yüzlü, güneş yanığı tenli; iri ve dik memeli; Jennifer Lopez’i
kıskançlığa sürükleyecek denli hoş popolu ve düzgün bacaklı; kültürlü, okuyup
yazıp düşünebilen, yaşamda fikri olan; gençliğin çılgınlığını hesapsız kitapsız
yaşamakta sakınca görmeyen, güzeller güzeli genç bir kadındı.
Elinde çiçeklerle gelip gidişinin
yedinci, haziran ayının onuncu günüydü: Güneş batmadan önce ofisinden çıktı,
Tepebaşı’nda Pera Palas’a geldi. Bugünlerde güneşin batışının görünümü buradan
muhteşem oluyordu. Güneşin batışını izleyip kızıllıklar ve eflatunlar arasında
güneşi yolcu ederken ruhen dinlenmek istiyordu. İhtiyacı vardı buna! Cin tonik
söyledi, güneşin batışını izledi, huzur bulmaya çalıştı; ama böyle bir sonuç
alabilmek için daha çok erkendi. İki saat kadar burada kaldıktan sonra Tünel
Meydanı’na çıktı, ılık güzel bir akşamdı; son altı günün akşamlarında olduğu
gibi köşedeki çiçekçiye girdi; kırmızı güller aldı, oradan Asmalımescit’te
Refik Restoran’a geçti. Burada iki - üç saat daha geçirdi, kalktı, “o sokağa”
gitti. Elindeki kırmızı gülleri öptü, onları okşar gibi “o yere” koydu;
gözlerinden yaşlar akıyordu, yüreği kan ağlıyordu. Düşüncelere daldı; artık o,
bu dünyada değildi.
Deniz, Süreyya’dan farklı durumda
değildi; hatta daha ağır koşullardaydı. Ruhsal çöküntüye uğramış ve kendini
koyuvermişti. Süreyya’nın ısrarlarına rağmen evine gitmiyordu, doktor önerisini
reddediyordu, yardım elini tutmak yerine itiyordu.
Bu gece gene aynı pencereden Süreyya’yı
izliyordu: Büyük bir hışımla sokağa indi, önünde durdu; iki eliyle göğsüne
vuruyor, sağ avucunun içinde bıçağını tutuyor ve çıldırmış gibi bağırıyordu:
- Yeter artık, yeter! Git, bir daha
buralara gelme, gelme!
- Deniz lütfen benimle gel, benim evime
gelmeyeceksen seni kendi evine götüreyim. İstersen bir süre ben de sende
kalırım. İkimizin de ihtiyacı var; birbirimize destek oluruz, ne olursun gel,
hayır deme!
Deniz, ağlayarak dizlerinin üstüne
çöktü, hıçkırıklara boğuldu, bir taraftan da:
“Seni çok seviyorum; sen de biliyorsun;
ama hayır, yapamam! Aylardır sevgimi içime gömmeye çalıştım; ama şimdi...
Hayır, hayır! Temeli ‘yanlış’ olan sevgiyle mutlu bir yaşam olanaklı mı? Hayır,
olanaksız! Baştan bu yana her şey yanlıştı,” diyordu.
O güzelim kadın perişan haldeydi, ayağa
kalktı; yüzü kireç gibiydi, dudakları mosmordu, gözleri kan çanağına dönmüştü,
çıldırmış gibiydi, bütün bedeni titriyordu;
‘şak’ diye bir ses işitildi, sustalı bıçağın parlayan yüzü göründü, sağ
kolunu havaya kaldırırken şöyle söylüyordu:
“Neden hâlâ buraya geliyorsun? Her şey
bitti; neden anlamıyorsun? Başka yolu yok; öldüreceğim seni! Seni kimseye yâr
etmeyeceğim! Sen, önceden de benim değildin; ama saygın mazeretimiz vardı!
Aşkımı yüreğime gömmekle mutluydum; fakat şimdi kimin için yürek sızısıyla
karşıdan bakan kadın ben olacağım? Üstelik sen beni hiç sevmedin ki;
suçlamıyorum, sen haklıydın, herkes haklıydı.”
- Deniz, konuşmamız gerekli, sana
söylemem gereken çok önemli bir konu var; ama ne olursun ikimiz de biraz
sakinleşip toparlanalım. Gel, seni eve götüreyim, konuşalım; yalvarıyorum
itiraz etme. Hani beni çok seviyordun? Gel benimle!
- Hayır, hayır olmaz! Her şey bitti,
bitti!
- Sakinleşmek zorundasın! Ben bu
vaziyette seninle nasıl diyalog kuracağım? Sana anlatmam gerekenler var. Dinle
beni, gel benimle! Yalvarıyorum; daha ne istiyorsun?
- Seni kimseye bırakmayacağım, kimseye
yâr etmeyeceğim!
- Ben hiçbir yere gitmiyorum. Benim acım
bana yeter. Neden anlamak istemiyorsun?
Deniz bıçağını tekrar havaya kaldırdı…
Süreyya yerinden hiç kıpırdamadı, önce kara toprağa ve sonra onun gözlerinin
içine baktı:
- Ben yok olmuşum, olmamışım anlamsız;
korkmuyorum, sadece üzgünüm, acılıyım! Haydi, tamamla işini; öldür beni,
unutma, çok üzülen gene sen olacaksın dedi.
Deniz, bıçağını Süreyya’nın göğsüne
doğru indirirken, birden, vals yapar gibi geri döndü; bıçağını tekrar havaya
kaldırdı, ağlıyor ve şöyle söylüyordu:
“Senin ne günahın var Süreyya? Kimsenin
günahı yok, yok!
Ah bir bilebilseydin: Seni öyle çok
seviyorum ki, sana öylesine büyük aşkla bağlıyım ki, senin için çıldırıyorum;
seni öldüremem!
Ne kara talihimiz varmış bizim; sen
istesen de seninle birleşemem!
Hani senin o Tanrıların, Tanrıçaların;
onların adaleti mi bu? Söylesene!
Bu dünyada fazla olan tek kişi benim,
ben!”
Deniz çıldırmış gibiydi, bıçağını hızla
indirdi, karnına sapladı. Gökleri yırtan büyük bir çığlık attı; denizler Deniz
için köpürdü, gökyüzü daha da karardı...
Süreyya iki kolunu havaya kaldırmış,
bütün gücüyle haykırıyordu:
“Deniz ne yaptın, ne yaptın Deniz?
Allahım, Allahım, yardım et Allahım!”
Karnından oluk gibi kan akıyordu... Kısa
süre sonra düştüğü yer kan gölüne döndü. Süreyya onu kucağına aldı, bir sağa,
bir sola koşmaya başladı; şaşkındı ve sokaktan geçenlere, “ambulans çağırın,”
diye bağırdı; koşup telefon edenler oldu, sonunda dizlerinin üstüne çöktü,
Deniz’in gözleri açıktı ve henüz yaşıyordu.
- Neden yaptın Deniz? Neden? Bu ne biçim
sevgi? Özgürlük ve mutluluk yaşamakta; ölüm karanlık; karanlıkta çare yok!
Deniz kendini Süreyya’nın kucağında
hissedince mutluluktan gözlerinin içi güldü. Denizlerin dibinden geliyormuş
gibi duyulan bir sesle:
- Seni çok sevdiğimi biliyorsun; belki
sen de beni seviyorsun! Ama biz nasıl mutlu olabilirdik ki? Düşünsene! Olur
muydu? Hayır, olamazdı! Dedi.
- Deniz tamam, şimdi sus, konuşma;
kurtulacaksın, konuşmak için çok fırsatımız olacak. Gayret et, hayatta kal,
ambulans şimdi gelir. Beni yapayalnız bırakma!
- Süreyya affet beni, seni çok sevdim;
sana delicesine âşığım! Affet beni, affet!
Deniz, “Affet beni,” dediği an son
nefesini verdi. Gözlerini ebediyen yumdu; uçtu gitti... Okyanuslara doğru!
Dünyadaki tüm deniz araçları Deniz için düdüklerini sürekli çaldılar.
Yeryüzüne, gökyüzüne acı haberi ilettiler; haberi alan yosunlar, mercanlar,
balıklar Deniz’e eşlik ettiler. Hepsi üzgündü; ama onu alıp götürdüler! Deniz
ve denizler gökyüzünün yedinci katında birleştiler. Deniz, orada kaldı;
denizler yağmur olup yeryüzüne döndüler.
Süreyya ağlıyor; ağlamaktan öte kriz
geçiriyordu. Gözlerinden seller gibi yaşlar akıyordu. Başını gökyüzüne çevirmiş
bağırıyordu:
“Neden Allahım, neden?”
Aklından şunlar geçiyordu:
“Bu dünyadaki rollerimiz dağıtılırken
adalet var mı? Ya peki, insancıklar ne yapsın?
Bu dünya yokluk aynası ise, her şey
zihnimizde ise, bu beden neden yaratıldı?
Deniz, şimdi nerede? Mutluluk ülkesinde
mi? Yoklukta mutluluk; öyle mi?
İnsanları neden yarattın Tanrım?
Tanrım vaat ettiğin cenneti bu dünyada
yaşasaydık olmaz mıydı; yoksa biz mi onu göremiyoruz? Verdiğin cennetin
farkında mı değiliz?
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder